Koray
New member
Doğduğun Yer Değil, Doyduğun Yer Ne Demek?
İnsan bazen doğduğu şehirden yüzlerce, hatta binlerce kilometre uzakta hayat kuruyor ve bir süre sonra kendisine şu soru soruluyor: “Sen aslında nerelisin?” Cevap vermek ilk bakışta kolay gibi görünse de biraz düşününce işin hiç de basit olmadığı ortaya çıkıyor. Doğduğumuz yer mi bizi tanımlar, büyüdüğümüz yer mi, ekmeğimizi kazandığımız şehir mi, yoksa kendimizi ait hissettiğimiz yer mi?
“Doğduğun yer değil, doyduğun yer” sözü tam da bu karmaşık ilişkiye işaret ediyor. Türk Dil Kurumu’nun yayımladığı bir ağız araştırması sözlüğünde de bu atasözü, insanların doğduğu yeri değil, geçimini sağladığı yeri yurt edindiğini anlatan bir söz olarak kaydediliyor. Ancak bence sözün asıl ilginç tarafı, “memleket” kavramını yalnızca doğum yeri olmaktan çıkarıp ekonomik hayat, göç, aile, toplumsal ilişkiler ve aidiyetle birlikte düşünmeye zorlaması.
Peki gerçekten insanı doyuran yer, insanın memleketi olur mu? Yoksa insan ekmeğini başka yerde kazanırken kalbinin bir tarafı hep doğduğu yerde mi kalır?
“Doyduğun Yer” Öncelikle Geçim ve Hayatta Kalma Meselesidir
Bu sözün ortaya çıkışındaki temel mantığı anlamak için ekonomik koşullara bakmak gerekiyor. İnsanlar tarih boyunca iş, tarım arazisi, ticaret, güvenlik, eğitim ve daha iyi yaşam koşulları nedeniyle yer değiştirdi. Türkiye açısından bunun çok belirgin bir örneği, özellikle 20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren köylerden ve küçük şehirlerden İstanbul, Ankara, İzmir gibi büyük merkezlere gerçekleşen iç göçtür.
Bir insanın doğduğu köyde ailesi, çocukluk arkadaşları ve anıları olabilir. Fakat orada geçimini sağlayamıyorsa başka bir şehre gitmek zorunda kalabilir. Yeni şehirde işe girer, evlenir, çocuk sahibi olur, sosyal çevre oluşturur. Bir süre sonra o şehir yalnızca “çalıştığı yer” olmaktan çıkar ve hayatının kendisine dönüşür.
Bu nedenle “doyduğun yer” kelimesini sadece yemek veya maaş anlamında düşünmemek gerekiyor. Doymak burada ekonomik güvenlik, düzen kurmak ve geleceğe dair umut anlamlarını da taşıyor.
Fakat sözün önemli bir sınırı da var: İnsan sadece ekonomik bir varlık değil. Araştırmalar, insanların bir yere bağlılığının sosyal ilişkiler, kimlik, güven duygusu ve gündelik deneyimlerle de oluştuğunu gösteriyor. Örneğin Norveç'teki göçmenlerle yapılan yakın tarihli bir araştırma, aidiyetin tek bir coğrafyaya bağlı olmadığını; aile ilişkileri, gündelik yaşam, hatıralar ve kültürel bağlarla farklı yerler arasında kurulabildiğini ortaya koyuyor.
Doğduğun Yer Neden Bu Kadar Güçlü Bir Duygu Yaratıyor?
“Doyduğun yer” ekonomik gerçekliği açıklasa da “doğduğun yer”in duygusal gücünü açıklamakta yetersiz kalıyor.
Çocukluk yıllarımızın geçtiği sokaklar, okul, mahalle, aile büyükleri, yerel yemekler, konuşma biçimi, bayramlar, düğünler ve hatta belirli kokular bile mekânla ilgili güçlü anılar oluşturabiliyor. Bu yüzden insan başka bir şehirde uzun yıllar yaşasa bile çocukluğunun geçtiği yere karşı farklı bir bağ hissedebiliyor.
Nitekim Çin'in Chaohu bölgesinden başka şehirlere taşınan eğitimli gençler üzerine yapılan araştırma, insanların yeni yerlerine zaman içinde bağlanabildiğini ancak doğumla kazanılan yer bağının çoğu durumda özel bir ağırlığını koruduğunu gösteriyor.
Burada bana göre çok önemli bir ayrım var: “Doğduğun yer” biyografimizin başlangıcıdır; “doyduğun yer” ise biyografimizin devam ettiği yerdir.
İkisini birbirinin rakibi gibi görmek gerekmiyor.
Bir insan “Ben Sivaslıyım ama İstanbul'da büyüdüm” diyebilir. Bir başkası “Aslen Erzurumluyum fakat kırk yıldır İzmir'de yaşıyorum” diyebilir. Bir başkası ise “Doğduğum yeri seviyorum ama kendimi burada, Ankara'da, ait hissediyorum” diyebilir. Bu ifadelerin hiçbiri diğerini geçersiz kılmaz.
Türkiye'de Göçün Bu Söz Üzerindeki Etkisi
Türkiye'de “doğduğun yer değil, doyduğun yer” sözünü güçlü kılan en önemli dinamiklerden biri iç göçtür. Ekonomik nedenlerle İstanbul'a gelen Karadenizli, İç Anadolu'dan Ankara'ya taşınan aile, Ege'de yeni bir hayat kuran Doğu veya Güneydoğu Anadolu kökenli bir vatandaş, aslında aynı sorunun farklı versiyonlarını yaşıyor.
Bir tarafta memleket var; diğer tarafta hayatını kurduğu şehir.
İstanbul bunun belki de en görünür örneği. İstanbul'da doğmuş birinin ailesi Trabzon, Rize, Kastamonu, Kars veya Şanlıurfa kökenli olabilir. Dolayısıyla “Nerelisin?” sorusu bazen “Nerede doğdun?” anlamına gelmez. “Ailen nereden geliyor?” veya “Kendini hangi kültürel çevreye yakın hissediyorsun?” anlamına gelir.
Bu durum bize memleketin yalnızca coğrafi değil, sosyal bir kavram olduğunu gösteriyor.
İstanbul'da yaşayan bir kişinin memleket derneğine gitmesi, hemşerileriyle bayramlaşması veya çocuklarına memleketinin yemeklerini öğretmesi, doğduğu veya yaşadığı yerden bağımsız olarak kültürel bağını sürdürdüğünü gösterir.
Üstelik bu durum yalnızca Türkiye'ye özgü değil.
Göçmen Toplumlarda “Doyduğun Yer” Nasıl Anlam Kazanıyor?
Amerika Birleşik Devletleri, Kanada, Almanya, Avustralya ve birçok Avrupa ülkesi, farklı ülkelerden gelen insanların yeni hayatlar kurduğu toplumlar. Bu ülkelerde “doğduğun yer” ile “doyduğun yer” arasındaki ayrım çok daha görünür hale geliyor.
Örneğin Türkiye'den Almanya'ya çalışmak için giden birinci kuşak bir göçmeni düşünelim. İlk yıllarda Almanya onun için öncelikle çalışma ve geçim alanı olabilir. Evini, ailesini ve sosyal çevresini kurdukça Almanya yaşadığı yer haline gelir. Fakat Türkiye'deki köyü, mahalleyi, aile büyüklerini ve çocukluk anılarını da zihninde taşımaya devam edebilir.
Bu kişi için “memleket” artık tek bir nokta değildir.
Bir ayağı doğduğu ülkede, diğer ayağı yaşadığı ülkede olabilir.
Birleşmiş Milletler kaynakları da göçmenlerin yeni toplumlara uyumunun tek taraflı bir süreç olmadığını; göçmenlerin kültür, dil ve sosyal değerlere uyumunun yanı sıra onları kabul eden toplumun tutumlarının da aidiyet üzerinde belirleyici olduğunu vurguluyor.
Bence burada sözün modern dünyadaki karşılığı “İnsan yalnızca nerede doğduğuyla değil, nerede hayat kurabildiğiyle de şekillenir” şeklinde düşünülebilir.
Suriye'den Türkiye'ye Gelenler: Aidiyetin Ne Kadar Karmaşık Olduğunu Gösteren Bir Örnek
Bu konuyu Türkiye'deki Suriyeli göçmenler üzerinden düşünmek de oldukça öğretici.
İstanbul Esenyurt'taki Suriyeli göçmenlerin yerle ilişkisini inceleyen akademik bir araştırma, savaş nedeniyle yerinden edilmiş insanların yeni mahallelerinde aidiyet kurmasının yalnızca ekonomik koşullara bağlı olmadığını; sosyal gerilimlerin, kimlik kaybının ve kabul edilme duygusunun da bu süreci etkilediğini ortaya koyuyor.
Bu örnek “doyduğun yer” ifadesinin neden tek başına yeterli olmadığını gösteriyor.
Bir insan bir yerde çalışabilir, para kazanabilir ve fiziksel olarak orada yaşayabilir. Ama kendisini sürekli dışlanmış hissediyorsa o yeri gerçekten “yuva” olarak görmeyebilir.
Dolayısıyla “doymak” ile “ait olmak” aynı şey değildir.
İnsan önce geçimini sağlamak için bir yere gidebilir; zaman içinde arkadaşlıklar, aile ilişkileri, komşuluklar ve ortak deneyimler sayesinde orayı benimseyebilir. Fakat bu süreç hiç gerçekleşmeyebilir de.
Norveç kırsalındaki göçmenler üzerine yapılan başka bir araştırmada sosyal bağların, kurumsal güvenin ve orada geçirilen sürenin yer aidiyetiyle ilişkili olduğu görülüyor. Göçmenler açısından arkadaşlıkların özellikle önemli bir belirleyici olduğu saptanmış.
Japonya, Çin, Batı ve Türkiye: Aynı İnsan İhtiyacı, Farklı Kültürel Yorumlar
Farklı toplumlara baktığımızda ilginç bir ortaklık görüyoruz: İnsanlar bir yandan bireysel hayatlarını kurmak, diğer yandan sosyal bağlarını korumak istiyor.
Daha bireyci kültürlerde insanın kendi kariyerini, kişisel tercihlerini ve bağımsızlığını öne çıkarması daha kabul edilebilir olabilir. Daha toplulukçu kültürlerde ise aile, akrabalık, mahalle ve toplumsal uyum kararları daha fazla etkileyebilir. Kültürler arası psikoloji araştırmaları da bireycilik-toplulukçuluk boyutunun yakın ilişkiler ve toplumsal davranışlar üzerinde etkili olabildiğini gösteriyor.
İnsan bazen doğduğu şehirden yüzlerce, hatta binlerce kilometre uzakta hayat kuruyor ve bir süre sonra kendisine şu soru soruluyor: “Sen aslında nerelisin?” Cevap vermek ilk bakışta kolay gibi görünse de biraz düşününce işin hiç de basit olmadığı ortaya çıkıyor. Doğduğumuz yer mi bizi tanımlar, büyüdüğümüz yer mi, ekmeğimizi kazandığımız şehir mi, yoksa kendimizi ait hissettiğimiz yer mi?
“Doğduğun yer değil, doyduğun yer” sözü tam da bu karmaşık ilişkiye işaret ediyor. Türk Dil Kurumu’nun yayımladığı bir ağız araştırması sözlüğünde de bu atasözü, insanların doğduğu yeri değil, geçimini sağladığı yeri yurt edindiğini anlatan bir söz olarak kaydediliyor. Ancak bence sözün asıl ilginç tarafı, “memleket” kavramını yalnızca doğum yeri olmaktan çıkarıp ekonomik hayat, göç, aile, toplumsal ilişkiler ve aidiyetle birlikte düşünmeye zorlaması.
Peki gerçekten insanı doyuran yer, insanın memleketi olur mu? Yoksa insan ekmeğini başka yerde kazanırken kalbinin bir tarafı hep doğduğu yerde mi kalır?
“Doyduğun Yer” Öncelikle Geçim ve Hayatta Kalma Meselesidir
Bu sözün ortaya çıkışındaki temel mantığı anlamak için ekonomik koşullara bakmak gerekiyor. İnsanlar tarih boyunca iş, tarım arazisi, ticaret, güvenlik, eğitim ve daha iyi yaşam koşulları nedeniyle yer değiştirdi. Türkiye açısından bunun çok belirgin bir örneği, özellikle 20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren köylerden ve küçük şehirlerden İstanbul, Ankara, İzmir gibi büyük merkezlere gerçekleşen iç göçtür.
Bir insanın doğduğu köyde ailesi, çocukluk arkadaşları ve anıları olabilir. Fakat orada geçimini sağlayamıyorsa başka bir şehre gitmek zorunda kalabilir. Yeni şehirde işe girer, evlenir, çocuk sahibi olur, sosyal çevre oluşturur. Bir süre sonra o şehir yalnızca “çalıştığı yer” olmaktan çıkar ve hayatının kendisine dönüşür.
Bu nedenle “doyduğun yer” kelimesini sadece yemek veya maaş anlamında düşünmemek gerekiyor. Doymak burada ekonomik güvenlik, düzen kurmak ve geleceğe dair umut anlamlarını da taşıyor.
Fakat sözün önemli bir sınırı da var: İnsan sadece ekonomik bir varlık değil. Araştırmalar, insanların bir yere bağlılığının sosyal ilişkiler, kimlik, güven duygusu ve gündelik deneyimlerle de oluştuğunu gösteriyor. Örneğin Norveç'teki göçmenlerle yapılan yakın tarihli bir araştırma, aidiyetin tek bir coğrafyaya bağlı olmadığını; aile ilişkileri, gündelik yaşam, hatıralar ve kültürel bağlarla farklı yerler arasında kurulabildiğini ortaya koyuyor.
Doğduğun Yer Neden Bu Kadar Güçlü Bir Duygu Yaratıyor?
“Doyduğun yer” ekonomik gerçekliği açıklasa da “doğduğun yer”in duygusal gücünü açıklamakta yetersiz kalıyor.
Çocukluk yıllarımızın geçtiği sokaklar, okul, mahalle, aile büyükleri, yerel yemekler, konuşma biçimi, bayramlar, düğünler ve hatta belirli kokular bile mekânla ilgili güçlü anılar oluşturabiliyor. Bu yüzden insan başka bir şehirde uzun yıllar yaşasa bile çocukluğunun geçtiği yere karşı farklı bir bağ hissedebiliyor.
Nitekim Çin'in Chaohu bölgesinden başka şehirlere taşınan eğitimli gençler üzerine yapılan araştırma, insanların yeni yerlerine zaman içinde bağlanabildiğini ancak doğumla kazanılan yer bağının çoğu durumda özel bir ağırlığını koruduğunu gösteriyor.
Burada bana göre çok önemli bir ayrım var: “Doğduğun yer” biyografimizin başlangıcıdır; “doyduğun yer” ise biyografimizin devam ettiği yerdir.
İkisini birbirinin rakibi gibi görmek gerekmiyor.
Bir insan “Ben Sivaslıyım ama İstanbul'da büyüdüm” diyebilir. Bir başkası “Aslen Erzurumluyum fakat kırk yıldır İzmir'de yaşıyorum” diyebilir. Bir başkası ise “Doğduğum yeri seviyorum ama kendimi burada, Ankara'da, ait hissediyorum” diyebilir. Bu ifadelerin hiçbiri diğerini geçersiz kılmaz.
Türkiye'de Göçün Bu Söz Üzerindeki Etkisi
Türkiye'de “doğduğun yer değil, doyduğun yer” sözünü güçlü kılan en önemli dinamiklerden biri iç göçtür. Ekonomik nedenlerle İstanbul'a gelen Karadenizli, İç Anadolu'dan Ankara'ya taşınan aile, Ege'de yeni bir hayat kuran Doğu veya Güneydoğu Anadolu kökenli bir vatandaş, aslında aynı sorunun farklı versiyonlarını yaşıyor.
Bir tarafta memleket var; diğer tarafta hayatını kurduğu şehir.
İstanbul bunun belki de en görünür örneği. İstanbul'da doğmuş birinin ailesi Trabzon, Rize, Kastamonu, Kars veya Şanlıurfa kökenli olabilir. Dolayısıyla “Nerelisin?” sorusu bazen “Nerede doğdun?” anlamına gelmez. “Ailen nereden geliyor?” veya “Kendini hangi kültürel çevreye yakın hissediyorsun?” anlamına gelir.
Bu durum bize memleketin yalnızca coğrafi değil, sosyal bir kavram olduğunu gösteriyor.
İstanbul'da yaşayan bir kişinin memleket derneğine gitmesi, hemşerileriyle bayramlaşması veya çocuklarına memleketinin yemeklerini öğretmesi, doğduğu veya yaşadığı yerden bağımsız olarak kültürel bağını sürdürdüğünü gösterir.
Üstelik bu durum yalnızca Türkiye'ye özgü değil.
Göçmen Toplumlarda “Doyduğun Yer” Nasıl Anlam Kazanıyor?
Amerika Birleşik Devletleri, Kanada, Almanya, Avustralya ve birçok Avrupa ülkesi, farklı ülkelerden gelen insanların yeni hayatlar kurduğu toplumlar. Bu ülkelerde “doğduğun yer” ile “doyduğun yer” arasındaki ayrım çok daha görünür hale geliyor.
Örneğin Türkiye'den Almanya'ya çalışmak için giden birinci kuşak bir göçmeni düşünelim. İlk yıllarda Almanya onun için öncelikle çalışma ve geçim alanı olabilir. Evini, ailesini ve sosyal çevresini kurdukça Almanya yaşadığı yer haline gelir. Fakat Türkiye'deki köyü, mahalleyi, aile büyüklerini ve çocukluk anılarını da zihninde taşımaya devam edebilir.
Bu kişi için “memleket” artık tek bir nokta değildir.
Bir ayağı doğduğu ülkede, diğer ayağı yaşadığı ülkede olabilir.
Birleşmiş Milletler kaynakları da göçmenlerin yeni toplumlara uyumunun tek taraflı bir süreç olmadığını; göçmenlerin kültür, dil ve sosyal değerlere uyumunun yanı sıra onları kabul eden toplumun tutumlarının da aidiyet üzerinde belirleyici olduğunu vurguluyor.
Bence burada sözün modern dünyadaki karşılığı “İnsan yalnızca nerede doğduğuyla değil, nerede hayat kurabildiğiyle de şekillenir” şeklinde düşünülebilir.
Suriye'den Türkiye'ye Gelenler: Aidiyetin Ne Kadar Karmaşık Olduğunu Gösteren Bir Örnek
Bu konuyu Türkiye'deki Suriyeli göçmenler üzerinden düşünmek de oldukça öğretici.
İstanbul Esenyurt'taki Suriyeli göçmenlerin yerle ilişkisini inceleyen akademik bir araştırma, savaş nedeniyle yerinden edilmiş insanların yeni mahallelerinde aidiyet kurmasının yalnızca ekonomik koşullara bağlı olmadığını; sosyal gerilimlerin, kimlik kaybının ve kabul edilme duygusunun da bu süreci etkilediğini ortaya koyuyor.
Bu örnek “doyduğun yer” ifadesinin neden tek başına yeterli olmadığını gösteriyor.
Bir insan bir yerde çalışabilir, para kazanabilir ve fiziksel olarak orada yaşayabilir. Ama kendisini sürekli dışlanmış hissediyorsa o yeri gerçekten “yuva” olarak görmeyebilir.
Dolayısıyla “doymak” ile “ait olmak” aynı şey değildir.
İnsan önce geçimini sağlamak için bir yere gidebilir; zaman içinde arkadaşlıklar, aile ilişkileri, komşuluklar ve ortak deneyimler sayesinde orayı benimseyebilir. Fakat bu süreç hiç gerçekleşmeyebilir de.
Norveç kırsalındaki göçmenler üzerine yapılan başka bir araştırmada sosyal bağların, kurumsal güvenin ve orada geçirilen sürenin yer aidiyetiyle ilişkili olduğu görülüyor. Göçmenler açısından arkadaşlıkların özellikle önemli bir belirleyici olduğu saptanmış.
Japonya, Çin, Batı ve Türkiye: Aynı İnsan İhtiyacı, Farklı Kültürel Yorumlar
Farklı toplumlara baktığımızda ilginç bir ortaklık görüyoruz: İnsanlar bir yandan bireysel hayatlarını kurmak, diğer yandan sosyal bağlarını korumak istiyor.
Daha bireyci kültürlerde insanın kendi kariyerini, kişisel tercihlerini ve bağımsızlığını öne çıkarması daha kabul edilebilir olabilir. Daha toplulukçu kültürlerde ise aile, akrabalık, mahalle ve toplumsal uyum kararları daha fazla etkileyebilir. Kültürler arası psikoloji araştırmaları da bireycilik-toplulukçuluk boyutunun yakın ilişkiler ve toplumsal davranışlar üzerinde etkili olabildiğini gösteriyor.